Okuma süresi: 8 Dakika

Kâinatın Efendisi 12 yaşına girmişti.

Akranları arasında artık farklı beden ve sîmaya sahipti. Sîması etrafa pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.

Onu yanında barındıran Ebû Tâlib ise, o sırada büyük bir geçim sıkıntısı içinde idi. Bunun için, ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi. Bu maksatla da Kureyş’in o sene tertiplediği ticaret kervanına katılarak Şam’a gitmeyi kararlaştırdı.

Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Efendimizin gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle, çok sevdiği amcası, kendisinden bir müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce de hem muhterem babasını, hem de azîz annesini böyle iki seyahat sonunda kaybetmişti. Şimdi ise, hâmîsi Ebû Tâlib, böyle bir seyahate çıkacak ve günlerce kendisinden uzak bulunacaktı. Nâzik ve lâtif ruhu bu ayrılığa nasıl dayanacaktı?

Ebû Tâlib gibi, ev halkı da, Kâinatın Efendisinin başına yolda bir şeylerin gelmesinden korktukları için bu seyahate katılmasını istemiyorlardı. Ancak o, amcasıyla gitmeyi candan arzu ediyordu. Günlerce üzgün durduktan sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve hüzün dolu mübarek sesiyle ona şöyle hitab etmekten kendini alamadı:

“Amcacığım! Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de babam!..”

Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kâinatın Efendisinin derin hüzün ve üzüntüsüne, değil kendisini canı gibi seven Ebû Tâlib, en katı yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifadeler karşısında Ebû Tâlib, derhal kararını değiştirdi. Artık Kâinatın Efendisi de amcasıyla birlikte gidecekti.

Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar tamamlandı ve o, amcasıyla birlikte ticaret kervanına katıldı.

   Kervan, çölleri aşa aşa Busra’ya vardı ve burada mola verdi. Busra, Şam ile Kudüs arasında suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.

RÂHİB BAHÎRA’NIN MÜŞÂHEDE VE TESBİTİ 

   Busra Panayırına yakın küçük bir manastırda o sırada bir râhib yaşıyordu: Bahîra… Bu râhib, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir âlimi idi. Çünkü, manastırda bir kitap vardı ki, orada ibâdete kapanan her râhib o kitaptan okuyarak Hıristiyanların en bilgili kimsesi olurdu. O güne kadar gelip geçmiş bütün râhibler de o kitaptan istifade etmişlerdi.1

Bahîra’nın asıl adı, Circis veya Sercis’tir. Avrupa’lı tarihçiler, “Serciyus” derler. Kendisi bir Yahudî âlimi iken, sonraları Hıristiyanlığı kabul etmiştir.2 (, dipnot 1).   Kureyş’in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de rahibin bu manastırına yakın bir yerde konakladı. Garibtir ki, daha önceki seneler gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahîra, bu sefer kafileye beklenmedik bir sürprizle yakın alâka gösterdi, hattâ kendileri için bir ziyafet tertipledi.

   Bu ilgi, bu ziyafet nedendi? Kafiledekileri düşündüren soru, bu idi!

   Bilgin râhib, kafilede o âna kadar gözlerinin şâhid olmadığı bazı garibliklere şâhid olmuştu: Manastırda, Kureyş kafilesini

seyrederken, bir bulutun, Efendiler Efendisini gölgelediğini görmüştü! Kafile gelip bir ağacın altına konunca, aynı bulutun ağacı da gölgelediğini; ağacın dallarının ise, nur çocuğun üstüne âdeta eğilip gölge ettiğini müşâhede etmişti!

Bu garibliği görmüş olan Râhib Bahîra, manastırından çıkarak, Mekke’li ticaret kafilesini çağırdı ve şöyle dedi:

   “Ey Kureyşliler! Size yemek hazırladım. Bu ziyafetime, büyüğünüz küçüğünüz, hürünüz köleniz dâhil hepinizin gelmesini istiyorum!”

   Bahîra’nın bu garib tavrı, Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçmadı. Sebebini merak ettiler ve sordular: “Ey Bahîra!.. Vallahi, bugün sende bambaşka bir hâl var. Biz sana her gelişimizde uğrarız. Şimdiye kadar bize böyle bir şey yaptığın vâkî değil. Sendeki bu hâl nedir?”

   Bahîra, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi:

   “Evet, gerçekten doğru söylediniz! Ama, ne de olsa, sizler misafirimsiniz. Bunun için sizi misafir etmek, yemek yedirmek, istedim. Buyurun yeyiniz!”

   Davete icabet edildi ve sofraya oturuldu.

   Ancak, kafileden, sofrada tek bir kişi eksikti: Bahîra’nın aradığı, Kâinatın Efendisi! Yaş itibarıyla en küçükleri olduğundan, kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın altında oturuyordu.

   Bahîra, bütün dikkatiyle sofradakileri süzmekle meşguldü; ancak, aradığı nurlu sima yoktu aralarında… Sordu: “İçinizde yemeğe gelmeyen, geride kalan kimse var mı?”

   Cevap verdiler: “Hayır ey Bahîra! Senin dâvetine icabet edip gelmeyen kimse yok. Sadece bir çocuk var: Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk!”

   Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan Son Peygamber’in özellik ve alâmetlerini öğrenmiş bulunan Bahîra, onun da gelmesini ısrarla istedi.

Kureyşli tüccarlar, Bahîra’nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kâinatın Efendisi Nur Çocuğu da alıp getirdiler.

   Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle meşgul iken, Bahîra’nın gözleri bütün dikkat ve hayretiyle onun üzerinde dolaşıyordu. Her hâlini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.

   Bahîra, aradığını bulmuştu! Maksadına erişmişti; zîra, bütün dikkatiyle süzmekte olduğu nur çocuğun her hâli ve her hareketi, yanındaki kitapta yazılı sıfatlara tıpatıp uyuyordu!

   Yemek yendi. Sofradakiler dağılırken, Bahîra, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin kulağına eğildi ve, “Bak delikanlı, Lat ve Uzza hakkı için sana soracağım şeylere cevap ver!”

   Nur gözlerde bir tiksinti, bir nefret belirtisi: “Lat ve Uzza adına benden bir şey isteme. Vallahi, onlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!”

   Bahîra, önceki teklifinden vazgeçti: “O halde, Allah hakkı için, sana soracaklarıma cevap ver!”

   Peygamber Efendimiz, “Sor,” dedi, “istediğini sor!”

   Sorduğu her soruya aldığı cevap, Bahîra’yı hayretler içinde bırakıyordu; çünkü, onun Son Peygamber hakkında bildiklerine aynen uyuyordu!

   Son olarak, Kâinatın Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü!

   Artık Bahîra’da, şeksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu: Bu genç, beklenen Son Peygamber idi

Râhib Bahîra ile Ebû Tâlib Baş Başa 

  Râhib Bahîra, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in yanına vardı. Aralarında şu konuşma geçti:

   “Bu çocuk senin neyin olur?” “Oğlumdur!”

   “Hayır, o senin oğlun değil! Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lâzım!”

   “Evet, doğru söyledin; o benim öz oğlum değil, yeğenimdir.”

   “Peki, babasına ne oldu?”

   “Annesi bu çocuğa hâmile iken vefat etti.”

   “Evet, doğru konuştun!”

   Bahîra açısından artık her şey apaçık ve kesin idi.

   Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak hakperestliğini gösterdi:

   “Bu yeğenini hemen memleketine geri götür! Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler, çocuğu görüp de, benim farkettiklerimi onlar da farkederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin, ileride büyük şân ve nâm kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür!'”3

   Bu tavsiye üzerine Ebû Tâlib, mallarını orada satarak azîz yeğeniyle Mekke’ye geri döndü.4

   Râhib Bahîra gibi, birçok Hıristiyan ve Yahudi âlimi, Resûl-i Ekrem Efendimizin sıfatlarını kitaplarında görmüşler ve, “Evet, kitaplarımızda Muhammed-i Arabî’nin (s.a.v.) sıfatları yazılıdır.” diyerek, hak bir itirafta bulunmuşlardır. Bu itirafa rağmen, yine de birçoğu İslâm’ın şerefiyle şereflenmekten mahrum kalmışlardır.

   Bu eşsiz bahtiyarlığa erenler arasında ise şunları sayabiliriz:

   Abdullah İbni Selâm, Vehb İbni Münebbih, Ebî Yâsir, Şamûl, Esid ve Sa’lebe b. Saye, İbni Bünyamin, Muhayrık, Kâbû’l-Ahbar, Dağatır, İbni Nafur, Carud.5

Kur’an-ı Kerîm, Ehl-i Kitab’ın bu hakperest âlimlerinden şu âyetleriyle bahseder:

   “Şüphe yok ki, onlar, hakkı itiraf etmek hususunda büyüklenmek istemezler. Peygamber’e indirilen Kur’an’ı dinledikleri zaman, hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün.

   Onlar, ‘Ey Rabbimiz! Biz, Senin indirdiğine îman ettik. Artık, Sen, bizi hakka şâhid olanlarla beraber yaz.’ derler.”6

Peygamberimizin Hayatı / Salih Suruç

  1. İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 191. ↩︎
  2. İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 191 ↩︎
  3. İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 191-194; İbni Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 153-155; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 96-97; Taberî, Tarih. c. 1, s. 194-195. ↩︎
  4. İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 194; İbni Sa’d, A.g.e., c. 1, s. 155; Belâzurî,A.g.e., c. 1, s. 97. ↩︎
  5. Hüseyin el-Cisr, Risale-i Hamidiyye, Tere, s. 55-56; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 168-169. ↩︎
  6. Mâide, 82-83. (Kur’an-ı Kerim) ↩︎